|
Hac ve sorunları
ALİ
BULAÇ
Bir türlü haccın manevi boyutu, bu önemli ibadetin sebep ve
hikmetini bırakıp işin beşeri, sosyal yönüyle ilgilenemedim.
İlk defe hacca giden bir insanın duygularını ancak kendisi anlar,
hatta kendisi de sadece yaşar, tam olarak anlatamaz.
Her şeyden önce haccın zor bir ibadet olduğunu söylemek gerekir.
Diğer ibadetlere benzemiyor. Her bir zorluğu ayrı bir imtihandır. Çok
karmaşık kurallar var. Farzlar, vacipler, sünnetler birbirini takip
ediyor. Biri diğerinin içinde. Farzlara ve vaciplere sıkı sıkıya sarılmak
lazım. En büyük endişeniz farzları ve vacipleri tam olarak eda etmeye
çalışmak ve başarmak. Birçok zaruretler dolayısıyla bazı sünnetleri
terk etmek zorunda kalıyorsunuz. İlk başta insan üzülüyor, canı sıkılıyor,
ama bir farzı veya vacibi kaçırmaktansa bir sünneti ihmal etmeyi göze
almaktan başka çare yok.
Dünyanın her yanından gelmiş 3 milyona yakın insan aynı günlerde
ve aynı mekanlarda aynı ibadetleri yerine getirmek zorundadırlar. Nüfus
ve hacı sayısı her sene artıyor. Bunca insanı organize etmek, güvenliklerini
korumak ve ibadetlerini huzur içinde yerine getirmelerini sağlamak gerçekten
kolay değil. Bu yüzden birçok aksaklığı hoşgörüyle karşılamak
lazım.
Gördüğüm en önemli eksiklikten biri, hacıların önemli bir bölümünün
eğitimsiz olması. Suud yönetimi, Diyanet İşleri Başkanlığı,
firmalar, ellerinden geldiğini yapmaya çalışıyor. (Bu arada TURSAB
yetkililerine ve DİANA Turizm’e verdikleri hizmet ve gösterdikleri
nezaketten dolayı teşekkür ederim.) Hac öncesinde bir eğitim olmadığı
için birçok şey aksıyor, hatta farz ve vacip seviyesinde bazı görevler
zora giriyor.
İkinci bir husus hac işi hiçbir şekilde yaşlılıkta yerine
getirilecek, yani ileriki yaşlara ertelenecek bir ibadet değildir.
Nedense ülkemizde sanki insan 50–60 yaşına gelmedikçe hacca gidemez
gibi yanlış bir anlayış var. Tam aksine genç ve dinçken gitmek lazım.
Her aşamada büyük bir izdiham oluyor. Havalar çok sıcak. Bazan bunaltıcı
hale geliyor. Fakat yakından düşünüldüğünde çok sıcak bir yerden
başka bu ibadet yerine getirilemez. Geçen hafta İstanbul’da yağan
kardan sonra ortaya çıkan manzarayı düşünün. Ka’be İstanbul’da
olsaydı ne olurdu! Milyonlarca insan ihramlıyken donardı herhalde.
Arafat’a, Müzdelife’ye vakfeye çıkmak ve oralarda saatlerce
beklemek ancak çok sıcak bir havada mümkün olabilir. Hatta Ka’be
Medine’de olsaydı bile hacılar büyük bir zora girerdi; çünkü
burada da akşamları havalar serin olur, üzerinize en azından bir hırka
alma ihtiyacını hissedersiniz.
Diğer insanların hac ibadetlerine saygı göstermek için belki bazı
fedekarlıklarda bulunmak gerekir. Bunlardan biri, eğer kişi bir kere
hac etmişse artık bununla yetinmeli. Hadi diyelim iki, üç kere daha
hac etti. Ama 20–30 kere haccedenler var. Bence bu başkalarının hakkına
tecavüz anlamına gelir. Kuşkusuz insan her sene gelmek ister. Hac büyük
bir aşk ve iştiyaktır. Ama bunun başkaları için de söz konusu olduğunu
akıldan çıkarmamalı.
Üzerinde durulması gereken önemli bir nokta da, mezhepler arasındaki
görüş farklarıdır. Bu, başlı başına bazı sorunların sebebi
olmaktadır. Tavaftaki izdihamın en önemli sebeplerinden biri İranlı
hacıların, tam Makam–ı İbrahim’de iki rekat namaz kılmayı farz
kabul etmeleridir. Hacer–i Esved’in hizası ile Makam–ı İbrahim
arası birkaç metrelik mesafe olmasına rağmen ölüm kalım yerine dönüyor.
İnsanlar, özellikle yaşlılar ezilme tehlikesi geçiriyor. Çünkü bir
bakmışsınız İranlılar namaz kılıyor, yolu kapatıyor.
Arafat, Mina ve Şeytan taşlama konularında Sünni mezhepler arasında
da görüş farkları var. Benim şahsi kanaatime göre bu konularda çok
ısrarcı olmamak lazım. Mezheplerden en kolay olan temel görüşler
tercih edilmeli. Belki “Hac’da mezhep olmaz” diyenleri ciddiye almalı.
Birçok hacı kendi mezhebinin icaplarına göre ibadet edeyim derken ya
ciddi bir tehlike geçiriyor ya da bir farzı yerine getiremiyor. Halbuki
farzlar ve vacipler eda edilmedikçe hac ibadeti yerine getirilmiş olmaz.
Burada mühim ile ehem arasında bir tercih yapmak söz konusu olabilir.
03.02.2004
|