Efendimiz’in (s.a.s.) izinde Mekke
Şüphesiz yeryüzündeki en mukaddes mekân
Mekke’dir. Bu mukaddesliği ihdas eden o kadar
çok iz vardır ki bu topraklarda. Yeryüzünde inşa
edilen ilk bina olan Kâbe, bu izlerin en
önemlisidir. Başta Hz. Muhammed (s.a.v.) olmak
üzere 70 civarında peygamberin burada medfun
olması başka bir izdir. İslamiyetin doğduğu ve
geliştiği bu topraklarda her adımda kutsal bir
ize rastlamak mümkün.
Yeryüzünün en mukaddes şehri
Mekke’dir. Bunun elbette bilebildiğimiz ve bilemediğimiz birtakım nedenleri
vardır. Rabb’imiz yeryüzünde mukaddes bir alanı kendisine ayırmıştır ki biz
buraya Kâbe diyoruz. Hz. Adem’den Hz.İbrahim’e, Cebrail (a.s.) vasıtası ile
Kabe’nin yeri bildirilmiş ve Kabe binası bu mukaddes alanın üzerine inşa
edilerek bu yerin belirlenmesi sağlanmıştır. Zaten Hz. İbrahim döneminde inşa
edilen Kâbe’nin sadece dört duvardan ibaret olması da bize bu hadisenin
doğruluğunu anlatmaktadır. Geçen yüzyıllar boyunca yağan yağmurlarla birlikte
oluşan sel suları binanın içine girecek ve bina zarar gördüğü için Kâbe’nin
üzeri bir dam ile kapatılacaktır ki böylece Beytullah, “Allah’ın Evi” olarak
adlandırılacaktır.
Meşhur bir söz vardır; “Şeref’el Mekân bil Mekin” yani, “Bir yeri şerefli kılan,
oradaki insanlardır.” Gerçekten de Mekke civarını şerefli kılan amillerden biri
de tarih boyunca burayı ziyaret eden kıymetli kişilerdir. Bir kere şehrin ilk
temel taşı sayılan Kâbe’nin maddi bir yapı ile belirlenmesinde ilk emeği olan
kişi insanlığın babası Hz.Adem’dir. Hz.Nuh ve Hz. Hud dâhil nice peygamber
buraları şereflendirmişlerdir. Nuh Tufanı ile yıkılması sonrası Hz. İbrahim
buralara ayak basacak ve Kâbe’nin insan eli ile ikinci kez inkişafının sebepleri
hazırlanacaktır.
Bu ikinci inkişafta bir peygamber eşinin teri ve gözyaşı da vardır. Hz. Hacer,
oğlu Hz. İsmail için su ararken aslında o günlerde yeri kaybolmuş olan Kâbe’nin
tam yanında koşturmaktadır. Hz. İsmail zemzemin çıkacağı yere uzatılmış ve
zemzemin gelişine hep birlikte bir sebep olmuşlardır. Bugün de Kâbe’nin yanında
bulunan ve Hicr-i İsmail olarak adlandırılan avlu içinde annesi Hz. Hacer ile
birlikte medfundurlar. Bu söylem kimseyi şaşırtmamalıdır ki, Kâbe’nin sadece
tavaf alanında (metaf) 70 civarında peygamberin kabrinin olduğu bilinmektedir.
Çünkü tarih içinde nice seçilmiş peygamber, ibadet maksadı ile hayatlarının bir
dönemini burada geçirmişlerdir.
Bir defasında Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ebubekir ile hac sırasında
Arafat yakınlarında iken mevkinin adını sormuş ve ardından, “Ben Hz.Hud’u, dişi
devesinin hurma lifinden örülü ipini tutarak buradan geçtiğini görüyorum”
diyerek, zamanında buralardan kimlerin gelip geçtiğine dair tarihten bir
pencereyi aralamıştır.
İnsan eliyle inşa
edilen ilk bina
Yeryüzünün insan eli ile inşa edilmiş ilk yapısı olan Kâbe, sadece başından
geçenlerle bile başlı başına bir insanlık tarihidir. Rivayetlere göre maddi
binası tam 19 kere yenilenmiştir. Bölgede seyrek de olsa aniden bastıran ve
hızla sele dönüşen yağmurlar kerpiç duvarlara zarar vermiş ve sık sık tamiri
gerekmiştir. Bu tamiratlardan birinde Kureyş’in elindeki inşaat malzemesi
yetmeyecek ve Kâbe’nin binası olduğundan biraz daha küçük yapılacaktır. Dışarıda
kalan mukaddes kısmı da bir avlu duvarı ile belirleyeceklerdir. İşte bu hatim
olarak adlandırılan kısımdan dolayıdır ki, bugün ziyaretçiler Kâbe’nin içinde
namaz kılma imkânına sahiptirler.
Çevreye zararı olan sellerden en müthişi de 17.yy’ın başında yaşanmıştır.
Kâbe’nin üç duvarı birden yıkılmış ve tamiri gerekmektedir. Devir, Osmanlı
Devleti’nin hadimlik dönemidir. Sultan ve halife 1. Ahmet, İstanbul’da ulemayı
toplamış, bu tamiratın istişaresini yapmaktadır. Söze başlar ve “Kâbe’yi taştan
değil de bir tuğla altın, bir tuğla gümüş kullanarak inşa etsek nasıl olur” diye
sorar. Âlimler, “Sultanım, Allah-u Teâlâ isteseydi Kâbe’yi zebercetten
yaptırırdı. Rabb’imiz böyle yaptırmadığına göre biz de değiştirmeyelim.” derler.
Böylece Kâbe’nin yine taştan yapılmasına karar verilir. Ama inşaat başlamadan
padişah 1. Ahmet, 28 yaşında aniden vefat eder. Kâbe’nin bu son tamiratı da 1.
Ahmet’in küçük oğlu 4. Murat’a kalır. Bugün Kâbe’yi son kez temellerine kadar
yenileten kişi 4. Murat’tır. Hatta Sultan 4. Murat’ın Kâbe’ye koydurduğu altın
kapı Suudilerin başkenti Riyad’da özenle muhafaza edilmektedir. Mescid’ül
Haram’ın kapılarından birinin üzerinde de Bab’ül Murat yazısı ile O’nun bu
tamiratına binaen bir isim yaşamaya devam etmektedir.
Tavaf alanı ve
hatıralar
Tavaf alanı da nice hatıra ile süslüdür Mescid’ül Haram’da. Rükn’ü Yemani’ye
bakan revakların sütunlarından biri bugün hala kırmızı mermeri ile dikkat çeker.
Rivayetlere göre Yavuz Sultan Selim’in koydurduğu bu sütunun yeri, aslında Ebu
Talib’in kızı Ümmü Hâni’nin evidir ve Efendimiz’in (s.a.s.) miraca yükseldiği
mekândır. Rükn’ü Yemani ise hem Efendimiz (s.a.s.) hem de Hz. İbrahim’in
tavaflarında özellikle selam verip önlerinde dua ettikleri kutlu bir mekândır.
Hatta bugün, Çelebi Mehmet döneminde oradan getirilme bir taş, Edirne Eski
Cami’nin kıble duvarını hala süslemekte ve Edirne’ye şeref katmaya devam
etmektedir.
Rükn’ü Yemani’den sonraki köşe “Hacer’ül Esvet”in mekânıdır. Yani, Hz.İbrahim’in
bir gün Ebu Kubeys tepesinde bulduğu ve kendi elleri ile Kâbe’nin bu köşesine
yerleştirdiği cennet taşının… Sonra Efendimiz’in (s.a.s.) eli ile ikinci kez
buraya yerleştirilen taş… Ve bu iki mukaddes mekân arasında yüzünü Kâbe’ye
dönerek namaz kılan Kâinatın Efendisi… Evet, namazlarını Kâbe’de kılacaksa,
genelde burayı yani Rükn’ü Yemani ile Hacer’ül Esvet arasını tercih ediyordu;
çünkü o günlerde kıble, Kudüs’teki Mescid-i Aksa idi. Efendimiz (s.a.s.) burada
namaza durunca hem Mescid-i Aksa’ya yönelmiş hem de Kâbe’yi önüne almış
oluyordu.
Efendimiz’in (s.a.v.)
evi
Safa ve Merve tepelerinin arasından geçerek biraz da Mescid’ül Haram’ın dışına
çıkalım ama Merve Kapısı’ndan çıkalım. Saylarını bitirenlerin çıktığı ve çıkışta
solda sizleri berberlerin çağırdığı kapıdan… İşte buradan çıkışta on – on beş
adım kadar önümüzde zamanında Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (s.a.s.) mübarek evleri
bulunmaktadır. Hz. Hatice ile evlilik sonrası yaşadıkları mübarek mekân… Üç
odalı saadet yuvası… Eyüp Sabri Paşa, Mirat’ül Haremeyn adlı kitabında,
“İnsanlar Kâbe’den sonra dua etmek için en çok buraya gelirlerdi” diyor. Bu
kerpiç evin sol odasında Hz. Fatıma dünyaya gelmişti, sağ odası defalarca vahyin
geldiği bir mekândı. Bugün her ne kadar üzeri örtülmüş olsa da mekânın yanından
geçerken o günleri hatırlar gibi oluyoruz.
Merve Kapısı’ndan dışarıya çıktığımızda sol tarafımızda beyaz bir yapı
dikkatimizi çekiyor. Efendimiz’in (s.a.s.) yeryüzüne teşrif ettikleri mekân…
Bugün görülen yapı ilk Suud Kralı Abdülaziz’in yaptırdığı bir kütüphane binası…
Ama onun yerinde 1920’lere kadar orijinale yakın binası Osmanlı minaresi ile
duruyordu. Bir gün yolunuz oralara düşerse lütfen burada durun ve o beyaz
yapının arkasındaki tepelere uzun uzun bakın. Çünkü orası Ben-i Haşim
mahallesidir. Efendimiz’in dedesi Abdülmuttalip ve amcası Ebu Talip burada
oturuyorlardı. Efendimiz’in (s.a.s.) çocukluğu burada geçmiştir. Yine buralara
bakarken Hz. Hatice’yi de düşünmeyi ihmal etmeyin. Çünkü Mekke’de müşriklerin
Müslümanları boykot ettikleri o sıkıntılı ilk günlerde Hz. Hatice malını mülkünü
ihtiyaç sahiplerine öyle bir dağıtacaktır ki kendisi bu sırtlarda bir çadırda
açlık içinde vefat edecektir.
Bu cepheye bakınca gözümüze, bir zamanlar Ebu Cehil’in evinin bulunduğu bugünkü
umumi tuvaletlerin olduğu mekân da çarpıyor. Mekân olarak Kâbe’ye diğerlerinden
daha yakın ama demek ki maddi yakınlık bazen pek bir şey ifade etmiyormuş.
Görmek istemeyince görülemiyormuş.
Ebu Kubeys Tepesi
Tam karşımızda Ebu Kubeys duruyor. Hz. İbrahim’in Hacer’ül Esvet’i bulduğu tepe…
Efendimiz’in (s.a.s.) bir gün üzerine çıkıp, “Ey Kureyş, size bu tepenin
arkasında bir düşman ordusu var desem bana inanır mısınız?” diye sorduğu ve
topluluğun hep bir ağızdan “Elbette inanırız, çünkü sen ‘El Emin’sin, doğru
sözlüsün, yalan söylemezsin.” dediği mekân… Aslında yine kısa bir süre öncesine
kadar bu mekânın üzerinde bir makam yeri vardı. Buraya Şakk-ı Kamer makamı
deniyordu. Çünkü Efendimiz (s.a.s.) bir gün bu tepenin üzerinde en önemli
mucizelerinden birini gerçekleştirmiş, mübarek parmakları ile ayı ikiye
bölmüştü.
Mekke sokaklarını adımlarken birden betonlar kalkıyor gözlerimizin önünden ve
Asr-ı Saadet günlerini soluklar gibi adımlıyoruz eski Mekke’nin hatıralarla dolu
her bir köşesini. Ebu Kubeys’in önünde bugün dışarıdan varlığını
kestiremeyeceğimiz Safa Tepesi bulunmaktadır. Bu tepenin 15 metre kadar önünde
de genç bekâr bir delikanlının evi… Yani İbn-i Erkam… Bugün buradaki bir yürüyen
merdivene O’nun adı verilmiş; geçerken dikkatli bakıldığında İbn-i Erkam adı
okunabilmektedir. Az ileride, bugün üzerindeki tüm binaları yıkılan ve yakında
tamamen ortadan kaldırılacak olan Ömer Tepesi’ni görüyoruz. Hz. Ömer’in evi
oradaydı. Ve bir gün kılıcını çekmiş Efendimiz’i (s.a.s.) katletmek üzere yola
çıkmıştı. Yolda karşısına çıkan bir kişi, “Sen önce kendi kız kardeşine bak”
diyecek ve bu olayın sonucunda Hz. Ömer, kız kardeşinin evinde ilk kez Kur’an
ayetleri ile şereflenecektir. Ama yönünü çevirmeden yine aynı eve doğru
adımlarını atmaya başlamıştır. İbn-i Erkam’ın evine… Ve bu kutlu mekânda 40.
Müslüman olarak İslamiyet’le şereflenir.
Mescid-ül Hamza
Bugün Hilton Oteli’nin bulunduğu binanın tam arkasında bir Mescid-ül Hamza
vardır ki, burası Hz. Hamza’nın evinin olduğu yerdir. Hilton’un yapıldığı yer
ise bir zamanlar Mescid-ül Ebubekir olarak muhafaza edilen Hz. Ebubekir’in
evinin olduğu mekândır. Dışarıda alenî olarak Kur’an okuması müşrik reisleri
tarafından yasaklandığında, önüne balkon yaptığı ve Kur’an-ı Kerim’i açıktan
okumaya devam ettiği o kutlu yer işte burasıdır.
Az ileride etrafı duvarlarla çevrili ve dışarıdan içerisinin görülmesi pek
mümkün olmayan arazi, cahiliye döneminde kız çocuklarının diri diri gömüldüğü
mekânlardan birisidir. Hatta Hz. Sümeyye annemizin kabri bile hâlâ orada
görülebilmektedir. Bu, İslam’ın ilk şehit hanımı bu mekânda işkence altında
müşrikler tarafından öldürülmüştür.
Bu kapalı mekânın yanında, üzeri yama yama bir tepe vardır. 1629 yılında 4.
Murat tarafından Kâbe son kez yeniden inşa edilirken kutlu taşlarının kesildiği
yer işte burasıdır.
Bilmek ve görmek
Mekke’de görülecek aslında o kadar çok yer var ki bizi o günlere götürecek olan…
Hâlbuki biz daha Mescid’ül Haram’ın yanından ayrılamadık bile. Ama görmek lazım;
eskisi ile yenisi ile sahabeden ecdada kimlerin buralarda dolaştığını ve
buralara neler yaptıklarını bilmek lazım. Mesela bugün, yerine devasa otel
binalarının yapıldığı yerde 2001 yılına kadar, Sultan 2. Mahmud’un emri ile
Tosun Paşa tarafından yaptırılan Eciyad Kalesi’nin bulunduğunu bilmek,
Efendimiz’in (s.a.s.) zaman zaman yürüyerek ya da deve üzerinde insanları
İslamiyet’e davet için gittiği Ukaz Panayırları’nın Mekke’ye 80 km. uzaklıktaki
çölün içinde olduğunu ve yine Efendimiz’in (s.a.s.) Mecenne gibi mekânlara 350
km. civarındaki yolları aşarak gittiğini bilip o yerleri görerek hissetmek
lazım.
Hudeybiye Barış Antlaşması’nın yapıldığı yere gidip, 6 senedir doğdukları toprakları göremeyen sahabenin, hasret kaldıkları yerlere 30 km. kadar yaklaşmışken boynu bükük geri dönüşlerini hissetmemiz lazım. Mekke’ye 50 km. uzaklıktaki Huneyn Vadisi’ne gidip, Mekke’nin fethi sonrasında rehavete kapılıp “Artık biz çoğuz ve güçlüyüz” diyenlerin nasıl terbiye edildiğini, asıl güç ve kuvvetin Allah’a sığınma olduğu dersini aldıkları mekânları o hissiyatla ziyaret etmek lazım. Buraları gezerken bir tarafta Kanunilerin hâlâ vazife gören devasa su kemerlerini, diğer yanda kızı Mihrimah Sultan ve Zübeyde Hanım’ların Ayn-ı Zübeyde Suları’nı görüp ecdadın yatırımları karşısında ikibüklüm olmak da lazım.
Binlerce hatıra var
Daha konuşamadığımız hac güzergâhlarımız da var. Mekke’den yola çıkan kutlu
Peygamber’in Mina’ya varışı, Hayf Mescidi’nin olduğu yerde 5 vakit namaz kılışı
ve arife sabahı Nemire’ye gelerek burada öğle ve ikindi namazlarını birlikte eda
ederek meydanda 10 bin sahabeye Veda Hutbesi’ni irad ettiği mekânlar da var.
Cebel’ü Rahme’nin yanındaki vakfesi ve Müzdelife’ye geçişleri, Meş’aril Haram’da
akşam ve yatsılarını eda ile sabaha kadar Cebel’ü Kuzah’ta Müzdelife vakfelerini
eda edişleri var. Taş toplamaları ve cemerata gidişleri var…
Onun izini süren ecdadın bu toprakların her bir karesini hizmet anlayışları ile
şekillendirişleri var. 1. Abdülhamid’lerin sebilleri, 4. Mehmet’lerin revakları,
Sultan Abdülmecid’lerin hatları, 2. Abdülhamid’lerin mektepleri ve
misafirhaneleri var. “Ben buraların hâkimi değil ancak hadimi olabilirim” diyen
o kutsi anlayışın kanı var, gözyaşı var, teri var…
MORAL DÜNYASI DERGİSİ
Çok mübarek ve çok
güzel bir şehir. Yeryüzünün en sevgili, en kudsî şehri Mekke-i
Mükerreme... 
