SURRE
ALAYI’YLA HARAMEYN’E YOLCULUK
Günümüzde bir anlam taşımayan; Surre
Alayı, Surre Emini, Surre Devesi, Akkâm, Akkâmbaşı, Ferâşet
çantası, Mahmil-i Şerif, gibi kelimeler, yitik bir hazine olan
Surre’den bize ulaşan son üç beş parçadan biridir. Şimdi bu
hazinenin kapağını açıp, bu kalan parçaları tek tek gösterelim
sizlere. Hatta göstermekle kalmayıp, bu yitik hazineyle beraber
Haremeyn’e yolculuğa çıkalım, ne dersiniz?
Surre; “para kesesi” demek olup bir
terim olarak Hac döneminde Hacıların rahatlığını, güvenliğini
sağlamak, güzergâh üzerinde bulunan su kuyularının, konaklama
tesislerinin ve kutsal yerlerin bakımını ve temizliğini yaptırmak
ve Haremeyn’in (Mekke ve Medine) en ileri gelenlerinden, en
yoksullarına kadar dağıtılmak üzere tören ve alayla gönderilen;
altın, para ve değerli taşlarla süslü kaftan (hil’at) gibi
giyeceklerle, yine değerli taşlardan yapılmış avizeler,
kandiller, kılıçlar, inci tesbihler, pırlanta yüzükler, elmaslar,
paha biçilmez Mushaflar, yünlü dokuma (sûf), kadife, gülsuyu,
halı (kaliçe) ve benzeri kıymetli armağanlara verilen addır. Zaman
zaman surre olarak bunların yanı sıra, yiyecek maddelerinin (zehâyir
ve galâl adıyla adlandırılan zahire, ekin ) de gönderildiği
olmuştur.
Ancak bütün bu açıklamalara ilaveten
diyebiliriz ki; Beytullah’a ve Peygamber (s.a.v.)’e olan
sadakatin her yıl tazelendiği ve bu yüzden “ Hamiü’l- Harameyn’iş-
Şerifeyn ( Haremi-i Şerif’in, Haremeyn’in yani Mekke ve
Medine’nin koruyucusu) ve Hâkimü’l- Haremeyni’ş- Şerifeyn
(Haremeyn’in hâkimi)’nin, “Hâdimü’l-Haremeyni’ş- Şerifeyn’e
(Haremeyn’in hizmetkârı) dönüştüğünün, bir nişanesidir SURRE.
Peygamber (s.a.v.)’e olan sevginin tezahürüdür SURRE. Surre
alayının en başında giden deve, Peygamberimiz (s.a.v.)’in kutlu
devesi Kusva ile özdeştirildiğinden dolayı, onun taşıdığı Mahmil
de O’nu ve ailesini taşıyan olarak sembolleştirildiği için, çok
büyük hürmet görür hatta bu sebeple mahfilin adı Mahmil-i Şerif
olarak isimlendirilerek bu saygı belli edilir. Peygamberinin
müjdesine nail olmak için İstanbul’u fetheden Fatih’ten, Sina
Çölü’nü geçerken ordusunun önünde yürüyen Nebisini görüp,
saygısından atından inerek O’nun gibi yürüyerek yoluna devam eden
Yavuz’a, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ayak izinden kendine bir sorguç
yaptırıp başına takıp, başının üstünde taşıyan Sultan III.
Ahmed’den, Peygamberimiz (s.a.v.)’in türbesini yeniden yaptırtan
Sultan II. Mahmud’a ve Dersaadet’ten Asr-ı Saadet’e uzanan yola
demiryolu döşeterek, oraya ulaşımı kolaylaştıran ve Allah
Resûlü’nü kabrinde rahatsız etmekten çekindiği için Medine’ye
döşenen rayların üzerini keçe ile kaplatan II. Abdülhamid’e kadar
bütün Osmanlı padişahları Allah ve Peygamber sevgisiyle dolu
olarak bu mübarek beldelerin hadimi yani hizmetkârı oldular, bu
yüzdenden de Peygamber’i hatırlatan en ufak bir işareti
sembolleştirerek, hürmet gösterdiler. Surre devesi gibi, Mahmil-i
Şerif gibi. Haremeyn’e hizmet noktasında her türlü inceliği
düşündüler.
Surre demek; Peygamber (s.a.v.)’in
neslinden gelen Seyyid ve şerifler demektir. Osmanlılar Seyyid ve
şeriflere karşı büyük bir sevgi ve saygı beslemiştir gönlünde.
Onların yaşadıkları bu kutsal topraklara bu sevginin bir
tezahürüdür Surre, Peygamber (s.a.v.) şefaati umularak…
Bir de Surre demek Kisve-i Şerif
demektir. Çünkü Surre Alayı ile Kâbe’nin de bayramlığı
gitmektedir, dualarla, törenlerle, ihtiramla… Mukaddes bir
emanettir bu, Surre ile taşınan.
SURRE ALAYINDA BULUNANLAR
Surre Alayının ne olduğuna gelince;
Mekke ve Medine halkına dağıtılmak üzere gönderilen “Surre”yi
taşıyan özel birlik ve merasime denir. Bu alayın hazırlanması
Osmanlı’da bir teşrifat örneğidir. Bu merasim çok şatafatlı bir o
kadar da debdebelidir. Hazırlıklara önce Surre Emini tayin
etmekle başlanır. Surre Emini; Surre’yi kutsal topraklara en emin
bir şekilde ulaştıracak kafileye başkanlık yapan kişiye verilen
isimdir. Bu görevi yapan kişiye önceleri “Emirü’l- Hac” denilirdi.
Yavuz Sultan Selim’den sonra “Surre Emini” olarak adlandırıldı.
Yüksek rütbeli asker veya mülkiye sınıflarından birinden, doğruluk
ve dindarlığıyla tanınmış, sağlıklı, güçlü, kuvvetli, zengin,
güvenilir akıllı, bilgili ve idareci vasfına haiz kişilerden, bir
kişi seçilerek, Surre Emini olarak görevlendirilirdi. Surre
Eminlerinin rütbesi Horasan ve Fars Valilikleri rütbesindedir ve
vardığı her Osmanlı vilayetinin hâkimlerini bile azil veya tayin
etme yetkisi vardır. Bütün Osmanlı, İran, Hindistan ve Arap
Hacılarının izni onun elindedir. O yüzden bütün bu Hacıların Şam
şehrine girmesinden önce Surre Emini’nin Şam’a ulaşması lazımdır.
Surre Alayında kervanı koruyacak askerler bulunurdu. Bunlar da
komutanlarıyla beraber, Surre Emininin emrindeydiler. Ayrıca
kervanda. İki top bulunurdu. Hem korunmak, hem de işaret vermek,
müjdelemek için.
Surre Alayında ayrıca Akkâm denilen
Şam halkından, surre ile birlik gidip gelen; kervanda bulunanların
ve Hacıların işini gören adamlar vardı. Bunlar tahtırevancı,
mahfeci, hazineci, çadırcı, meşaleci ve saka gibi bölümlere
ayrılır, herkes hangi vazifeye tabi ise o vazifeyi görürdü.
Sakalar su dağıtmakla görevlidir. Tahtırevancılar, nakil
hizmetinde görevlidir. Meş‘aleci denen sınıf (Işıklandırıcılar
grubu) ise gece mola ve yollarda kervanı ellerindeki Meş‘alelerle
aydınlatırlardı. Başlarında “Meş‘aleci başı” denilen bir albay
bulunurdu. Duraklanılan yerlerde çadırcılar (Döşeyiciler grubu)
büyük bir hız ve el çabukluğuyla binlerce çadırı kısa bir sürede
kurarlardı. Bu Akkâmlardan bir grup da yollarda değişik sesler
çıkararak develerin düzenli yürümesini de sağlarlardı. İşte bütün
bunların başında bulunan kişiye ise Akkâmbaşı denilirdi.
Akkâmların içinde alayı şenlendiren; başlarında külah, ellerinde
meşvinle nakkare denilen bir tür davul veya darbuka çalan, Arapça
mavaller (ağıtlar) okuyan, zıplaya zıplaya, ya da çeşitli
cambazlıklar, gösteriler, hokkabazlıklar yaparak alayı şenlendiren
kişiler de bulunurdu. Bunlar daha alay yola çıkmadan, Surre
Emini’nin evine giderek, evi allı yeşilli bayrak ve tüylerle
süsler, evin önünde nakkareler çalıp oynarlardı. Bahşişlerini
almadan gitmezlerdi. Evin önünden geçenler bu süslemeden dolayı bu
evin o seneki Hicaz’a gidecek olan surre emininin evi olduğunu
anlarlardı. Daha sonra bu akkâmlar şehre dağılarak gösteri yapar,
“Allah müyesser” diye dua ederek, bahşiş alırlardı.
Kervanda bir de tercüman bulunurdu.
Buna da Surre Tercümanı adı verilir. Ayrıca Surre Alayında Surre
Tabibleri bulunurdu. Bu tabipler, yol boyu vuku bulan kaza ve
hastalıkları tedavi etmekle görevliydiler. Erkeklerin ve
kadınların doktorları ayrı ayrıydı. Kadına kadın doktor, erkeğe
ise erkek doktor bakardı. Bir de “Müjdeci” denilen, Surrenin
Hac’ca gidiş dönüşünü padişaha müjdelemekle görevli kişiler vardı.
Bunlar, kafile Mekke’ye ulaştığında veya İstanbul’a geldiğinde
padişaha müjde verirlerdi. Bahşişlerini de alırlardı. Surre
Alayının sağ salim gitmesi ve geri hacılarla dönmesi açısından bu
müjde çok önemliydi çünkü. Surre Alayında bunlardan başka,
Mehteran, eczacı, seyis, kâtip, veznedar, Surre kadısı gibi daha
adını sayamadığım bir sürü görevliler vardı. Bir hatıratta Surre
Alayında görevli 473 kişiden bahsedilir. Görüldüğü üzere Osmanlıda
her şey ince ince hesaplanıp, düşünülmüş, her şey belli kurallar
ve disiplin içinde yürümektedir, Surre Alayında olduğu gibi.
SURRE DEVESİ
Surre Alayının en önünde Surre Devesi
diye isimlendirilen süslü püslü çok gösterişli dişi bir deve
bulunur. Bu deveyi “Havutçu” adı verilen özel deve süsleyicileri;
deri, gümüş, altın, kadife, ipek ve boncuklarla öyle bir
süslerlerdi ki ahali bu deveyi seyretmeye gelirdi. Bu süslü püslü
deveden geriye; çok süslü, haddinden fazla takıp takıştırmış,
gösteriş budalası kadınlara iğnelemeyle karışık, yarı alaylı yarı
şaka söylenen: “Bu ne hal ayol! Surre devesi gibi olmuşsun!” diye
bir deyim kalmıştır eski romanlardan bize ulaşan.
Hacca gönderilen bu gösterişli ve
süslü deve yaşlanıp, Hacca gidemez hâle geldiğinde ise hiçbir işte
çalıştırılmaz, ölene kadar özenle bakılırdı; Peygamber (s.a.v.)’in
devesine benzetilip, onun yerine Hacca gittiği için, kutsiyet
atfedilerek… Biz öyle bir milletiz ki o kutsal topraklardan
geçerek ülkemize gelen leyleklere bile “Hacı leylek” diyerek
dokunmamış, korumuşuzdur.
MAHMİL-İ ŞERİF
Kare şeklinde tavanlı, ahşap direkli,
içinde kaime (oturma yeri) bulunan, dikdörtgen gövdeli, piramidal
çatılı, Surre Devesinin üzerine yerleştirilen araca mahmil veya
mahfil denir. Bu mahmil; kisve denilen, üzeri altın ve gümüşle
bezenmiş yazılar, nakışlar, ipek püsküller ve kıymetli taşlarla
süslenmiş bir atlasla kaplanır. İstanbul’dan gönderilen mahmile
“Mahmil-i Hümayun”, Kahire’den gönderilene “Mahmil-i Mısrî” denir.
Mahmiller Peygamberimiz (s.a.v.) ve ailesinin taşındığı mahmillere
benzetilerek kutsiyet atfedilmesinin yanında gönderildikleri
ülkelerin bağımsızlık, hükümranlık sembolleridir.
FERÂŞET VE ZEVRAK ÇANTALARI
Surre Alayı ile yalnızca padişahın ve
saray erkânının hediye ve paraları gitmezdi. Mü’minlerden her kim
dilerse hediye gönderebilirdi. Onların da hediyeleri gönderilen
yere ulaştırılırdı. Bu hediye ve paralar “Ferâşet Çantası” denilen
çantaya konurdu. Şimdi diyeceksiniz ki ferâşet ne?
Ferâşet, ferraşlık hizmetidir. Ferraş
yayıcı döşeyici, süpürücü, kısaca hizmetkâr demektir. Mekke
ferâşeti Kâbe-i Muazzama’nın, Medine ferâşeti de Hz. Peygamber
(s.a.v.)’in kabrinin temizlik işleriyle vazifeli olan kişiler
demektir. Zevrak ise Mekke’de zevrak adı verilen topraktan imal
edilen destilerle Hacılara zemzem dağıtan sakalara denir. İşte bu
kişilere böyle mukaddes yerleri temizleyip, süpürdükleri ve
Hacılara zemzem dağıttıkları için o yerlere gidemeyip imrenen, o
mukaddes yerlerin hizmetçisi olsam razıyım, yeter ki oralarda
olsam diye düşünen bazı insanlar bu ferraş ve zevrakları
kendilerine vekil tayin ederek onlara durumlarına göre altın ve
gümüş paralar gönderirlerdi. Onlar orada kendilerine vekâleten dua
etsinler, oraları kendileri adına temizleyip, zemzem dağıtsınlar
diye. Kendileri Mukaddes topraklarda zemzem dağıtır gibi, oralarda
dua eder gibi, o mukaddes yerlere yüz sürüp, elleriyle oraları
temizler gibi.
İşte bu ferraş ve zevraklara
gönderilen bu altın ve paraların konduğu çantaya da “Ferâşet
Çantası” denilirdi. Bu çantaların bir yüzünde gönderenin, diğer
yüzünde ise alıcının adı ve adresi yazılı daha doğrusu kırmızı
meşin üzerine siyah ibrişim ile işlenmişti. Bu çantalar içine
mektupla beraber konulan paralar önce zarfa konurdu. Zarfların
üzerine de nereye gidecekse ona göre ya “Allah kıyamet gününe
kadar Mekke Şehri’ni mükerrem kılsın.” Veya da Allah Medine
Şehri’ni kıyamet gününe kadar nurlandırsın.” Diye dualar
yazılırdı. Ferâşet çantası olmayanlar da olanların çantalarına
zarflarını verirlerdi. Sonra bütün bu zarflar Ferâşet Çantasına
konularak Evkâf Nezâreti (Vakıflar Genel Müdürlüğü)’ ne makbuz
karşılığı teslim edilirdi.
Böylece Mekke ve Medine’deki fakir
halk da bu paralarla gelecek seneye kadar geçimini sağlardı. Bu
bir tür yardımlaşmaydı, Müslümanlar arasında. Bu Ferâşet çantaları
Hac dönüşü adresleri üzerinde yazılı olan sahiplerine içinde
hediyelerle geri getirilirdi. Çünkü Hac’dan bu paraları alan o
kişiler, gönderenlere teşekkür mukabilinde; zemzem, gümüş yüzük,
misvak, kına, sürme, kürdan, öd ağacı, kurs (güzel kokulu bir
takım maddelerden yapılmış, bir nevi mum gibi tütsü), hurma ve
benzeri ufak tefek hediyeler yollarlardı.
İLK SURRE ALAYI
Osmanlı deyip anlatınca sakın ola ki
ilk surrenin Osmanlı zamanında gönderildiği anlaşılmasın. Bilinen
ilk Surre Abbâsî Halifesi Muktedir- Billâh döneminde (908-932 )
gönderilmiştir. Mahmil de ilk defa Abbâsîler devrinde
kullanılmıştır. Bunu diğer Müslüman devletler takip etmişlerdir.
Eyyûbîler gibi, Memlükler gibi. Osmanlılarda ilk Surre elde kesin
bir delil olmamakla beraber Yıldırım Bayezid zamanında gönderildi.
Bunu diğer padişahlar takip etmektedir. Yavuz Sultan Selim
zamanında bu iş için yüklü bir miktar altın belirlenerek Surrenin
taksim şekli belli kurallara bağlanarak her yıl gönderilmesi
kararlaştırıldı. Kanunî döneminden başlayarak Sadakat-ı Cevali adı
altında gayri Müslimlerden alınan cizyenin (baş vergisi) çoğu,
Mekke ve Medine sakinlerine tahsis edildi. Surre gönderen birçok
vakıf kurularak buralardan kutsal topraklara yardımlar aktı. Tarih
boyunca pek çok devlet ve hükümdar surre gönderdi, fakat kırk
altı yıl süreyle hükümdarlık yapan Yavuz Sultan Selim’in oğlu
Kanunî Sultan Süleyman en çok surre alayı gönderen padişahtır.
SURRE TÖRENİ
Surre merasimini Dârü’s-Saâde Ağası
(Kızlar Ağası) yönetirdi. Bu merasimde bulunması gereken kişilere
tezkirelerle davetiye gönderilir ve bu davetiyelerde hangi
kıyafetleri giyecekleri dahi belirtilirdi. Surre Alayı günü alayı
Üsküdar’a geçirecek Kaptan Paşaya da gönderilen tezkireyle hazır
bulunması gereken yer ve saat bildirilirdi.
Eni boyu tezyinatlı olan kâğıtlara
padişah tarafından, Mekke Emiri’ne veya hangi makama gidecekse o
makam veya hükümdara gereken emir ve dileklerin yazıldığı
mektuplara “Name-i Hümâyûn” adı verilirdi. Bu mektupların başına
Nişancı tarafından altın yaldızla tuğra çekilen bu Name-i Hümâyûn
sonra padişah tarafından bizzat sadrazamın önünde mühürlenip,
yeşil atlastan keseye konularak, “kozak” denilen, altın veya
gümüşten yapılan, ucu püsküllü. yassı veya yuvarlak kutuya
yerleştirilirdi. Bu Name-i Hümayûnlar ayrıca “Nâme Defterleri”
adlı defterlere kaydedilirdi. Tören günü sabah Mekke’ye
gönderilecek olan Nâme-i Hümâyûn yapılan teşrifat gereği, Reis’ül-Küttâb
tarafından merasimle Kızlar Ağası’na teslim edilirdi. Ayrıca
hazırlanmış olan Surre-i Hümâyûn Defterlerini Kızlar Ağası
yazıcısıyla Harem Müfettişi mühürler, Defterdar kuyruklu imzasını
atar, Nişancı ise tuğra çekerdi. Dârüs-Saade Ağası mektubu alarak
Enderun’a geçerdi. Teşrifat gereği verilen ziyafetten sonra
Kubbe-i Hümâyûn önüne (Kubbealtı) gelinir, rütbesine göre
dizilmiş bulunan devlet erkânının önünde padişaha alkış tutulurdu.
Ağanın getirdiği paketlenen mektubu alan Silahdarağa bunu tekrar
padişaha teslim eder. O da aldıktan sonra mektup kutusu, surre
defterleri ve surre keseleri padişah mührü ile mühürlenerek tekrar
Kızlar Ağasına verilirdi. Bunları teslim alan Ağa, Surre Emini’nin
yanına gider. Burada yapılan törenle Surre Eminine hil’at
giydirir. Kendisine. Surre keseleri ve surrenin nasıl
dağıtılacağını gösteren Surre Defterleri padişahın huzurunda
teslim eder. Name-i Hümâyûn’u içeren sırmalı keseyi Sultan öperek
Kızlar Ağası’na verir, o da öperek onu da Surre Emini’ne teslim
eder. Emin, Name-i Hümâyûnu öperek sağ eliyle göğsü hizasında
yukarı kaldırır ve yürürdü. Hicaz’a gönderilecek para, altın ve
gümüş paralar sağlam torbalara yerleştirilip, diğer kıymetli
hediyelerle ve feraşet çantalarıyla beraber develere yüklenir. Bu
törenler esnasında selâtin şeyhleri ve imamlar her biri başka
başka olmak üzere Kur’an’dan sûreler ve Hz. Muhammed’i öven Naât-ı
Nebevî okurlardı. Bunlar okunurken Mahmil-i Şerif’in yüklendiği
Surre Devesi, padişahın önünde dolaştırılır. Sonra yular, hil’at
giydirilmiş olan Kızlar Ağası’nın eline verilir. Bu deve onun
tarafından padişahın önünde üç kere dolaştırır. Bu ân çok
önemlidir Dârü’s-Saâde Ağası için. Çünkü bu görevde kalıp
kalmayacağı bu sırada belli olur. Eğer görevinden
uzaklaştırılacaksa, devenin yuları Ağanın elinde bırakılır ve deve
ile beraber Orta Kapı’dan dışarı çıkarılıp, Surre Emini ile
birlikte Hacca yollanırdı. Eğer görevine devam etmesi uygun
görüldüyse, devenin gümüş zincirini Surre Emini’ne, ipek yularını
da Sakabaşı’ya vermesi padişah tarafından emredilirdi.
Kalıcılığını ilânen getirilen samur kürkü giyer, birkaç adım
atarak padişahın önüne gelip, yer öper ve Bâb-ı Hümâyûn’a kadar
alayı uğurlardı. Gümüş zinciri eline alan Surre Emini, yanında
ipek yuları elinde tutan Sakabaşı olduğu halde müezzinlerin Tekbir
ve Tehlilleriyle alayın önüne geçer. Orta kapıdan çıkarak alayla
beraber Bâb-ı Hümâyûn yakınındaki Hastalar Kapısı önünde dururlar.
Burada yapılan dualardan sonra hareket edilirdi.
SURRE ALAYI GEÇİT TÖRENİ
En önde Surre Emini, Surre Devesi,
Mahmil-i Şerif, arkada eşya ve surre paralarını taşıyan
boyunlarında-üzerinde çıngırakların olduğu- çıngırak tahtası asılı
develer ve süslü püslü katırlar, tahtırevanlar, Akkâmların
yaptıkları gösteriler eşliğinde yola koyulurlardı. Akkâmlar aynı
renk ve model kıyafetleri ile nakkarelerini(Nakare, kös, davul)
çalarak, cambazlık ve hokkabazlık yaparak çeşitli hünerlerini
sergilerlerdi. Alayın kendine özel bayrakları, sancakları ellerde
yola devam edilirdi. Alayın ön ve yanlarındaki erler arasında,
ellerinde buhurdanlık (tütsülük) bulunan çeşitli saray hafızları
tekbirler getirerek tütsüleri bittikçe de buhurdanlarına öd ağacı
koyarak ilerlerlerdi. Saraya mensup kadınlar kupa ve lando
arabaları ile alayın arkasından gelirlerdi. Bu çok debdebeli çok
tantanalı bir o kadar da şatafatlı bir geçit törenidir. Bütün
İstanbullu yollarda, kapılarda ve pencerelerdedir. Bu seyrüsefer,
alay Vezir İskelesi’ne (Sirkeci) gelinceye kadar devam eder. Orada
dualar yapılır. 21 pâre top atılarak Surre Alayı’nı bekleyen
çekdiri gemisiyle, (daha sonraları II. Mahmud döneminde bu
gemilerin yerini buharlı gemiler almıştır.) Üsküdar’a uğurlanırdı.
Üsküdar’a gelindiğinde Surre Emini, Kaptan Paşa’ya hil’at
giydirirdi. Üsküdar’da yeni bir alay tertiplenip, çarşı boyunca
seyre çıkmış olan kalabalığın arasından; deve çıngırakları,
dualar, nakkareler eşliğinde Doğancılar Meydanı’ndan
Paşakapısı’ndaki Mutasarrıflık Dairesine (Hükümet Konağı) gidilir
ve orada mola verilirdi. Mola esnasında Aziz Mahmud Hüdaî ve
Nasuhî Efendi Dergâhları ziyaret edilir, bu arada geciken Hac
yolcuları da alaya yetişmiş olurdu.
Ayrılık çeşmesi
Doğancılardan sabah yola çıkan alay,
kuşluk vakti Ayrılık Çeşmesi’ne ulaşırdı. Ayrılık çeşmesi adından
da anlaşılacağı üzere, yolcuların Hacca veya savaşa uğurlandığı;
eş, dost, ana, baba ve çoluk çocuğa buradan veda edildiği için bu
adla anılan çeşme.400 yıllık tarihinde ne ayrılıklar gördü, ne
vedalar, ne alaylar gördü, ne merasimler kim bilir? Bu çeşme şimdi
hâlâ var. Ama başında su içip, ne Hicaz’a giden var, ne de
hasretle kucaklaşan! Ne çeşmesi kalmış, ne de yakınındaki
namazgâhı. Ne suyu geri gelmiş, ne de giden Surresi, yolcuları.
Suya hasret, geçmişine hasret. Bir tarih burada kurumuş. Bugün
burası Kadıköy sınırları içinde, İbrahimağa mahallesinde âtıl,
perişan bir durumda, Suya ve geçmişine kavuşacağı günlerin
hayaliyle beklemekte.
BİR TARAFTAN AYRILIK BİR
TARAFTAN DA KAVUŞMA
Hac yolcuları Ayrılık çeşmesinden suyu
içip, eşe dosta, çoluk çocuğa gözyaşlarıyla veda ederken,
Beytullah’a da kavuşmak yolunda ilk adımını burada atmış oluyordu.
Buradan başlayan yolculuk, dualarla devam eder. Anadolu
içlerinden, Şam’a ulaşırlar. Yolları üzerinde hep kaleler
kervansaraylar hanlar vardır, konaklayacakları. Sancak
mutasarrıflarına, valilere, kadılara Hac kafilesini nerede
karşılayacakları, nereye kadar güven içinde uğurlayacakları bir
fermanla daha kervan oraya gelmeden bildirilir. Yol boyu
katılımların olmasıyla giderek yolcusu artan Surre Kervanı vardığı
yerlerde kendilerini bekleyen Sancak Beyi tarafından top
atışlarıyla ve törenlerle karşılanır, oralarda da geçit töreni ve
şenlikler düzenlenirdi. Sonra bulundukları bölgenin sınırına kadar
asker eşliğinde güvenle yolculuk etmeleri sağlanırdı. Diğer
sancağın sınırına varıldığında Sancak Beyi, askerler eşliğindeki
öteki beye veya valiye surreyi teslim ederek surrenin emniyet
içinde teslim edildiğine dair imzalı bir senet alırdı. Akşehir
Sancak Beyi, Konya’ya, Konya valisi Adana’ya, Adana Mütesellîmi
Maraş hududuna geçirirdi onları. Oradan Hama ve Şam’a ulaşılırdı.
Osmanlı, yolların güvenliği için ne gerekiyorsa yapmıştır. Rüşvet
gerekiyorsa göndermiştir “Urban Surresi” adı altında. Bir de yol
boyu kaleler ve derbent adı verilen dağ geçitlerine kurulan sınır
karakolları niteliğinde daha küçük kaleler yapmış ve buralara o
yerin ahalisi arasından derbentçi tayin edip, derbentçilere de
vergi muafiyeti getirmiştir.
DEVASA ATEŞLER VE SELAM DURAN
ASKERLER
Surre kervanı genelde gece yolculuk
yapardı. Bu gece yolculuklarında, meş‘aleciler tarafından yollar
aydınlatılırdı. Ayrıca bir kaleden diğer kaleye doğru ilerlenirken
kalelerin menzilinden çıkana kadar biri; öteki kalenin menziline
girene kadar da diğer kale görevlileri kalelerde ve yol boyunca
yığdıkları odunları yakarak kafilenin yollarını aydınlatırlardı.
Hele kalelere yaklaşıldığında kaledeki Türk askerlerinin selama
durmaları heyecan verici bir duygu olsa gerek. Bazı konaklanılan
yerlerde kafileye para harcatmazlar, onların yiyecek ve
ihtiyaçlarını o bölgenin valisi veya ileri geleni cebinden
karşılardı. Bu uzun ve zorlu yolculuk Şam’da verilen molayla bir
süreliğine sona ermiş olurdu. Bu kervan Şam’da dört gözle
beklendiği için büyük bir heyecanla karşılanırdı. Bir ellerinde
gülabdân (gülsuyu şişesi), kervandakilere ve ahaliye gül suyu
dökenler mi ararsın; ağlayanlar mı, sevinç ve coşkudan zıp zıp
zıplayanlar mı? Öyle bir kalabalık ki iğne atsan yere düşmez.
İstanbul’daki törenleri aratmayan törenler burada da düzenlenir.
Hacı adayları burada rahat ettirilerek, bütün ihtiyaçları
karşılanır Surre Emininin emriyle. Ramazanı burada geçirirler
genellikle. Ramazan Bayramının üçüncü günü Şam ileri gelenleri
tarafından Mum alayı düzenlenir. Ellerinde mumlarla beraber
Mahmil alayı yapılır, toplar atılır, dualar edilir. Buralardan da
takviye kuvvet olarak 12-15 bin civarında Cürde askeri eşlik eder
kafileye, Surre Alayını korumak için. Buna rağmen zaman zaman
saldırılar da olmuyor değildir hacılara.
SULTAN IV. MUSTAFA’NIN
GÖZYAŞLARI
Surre Alayı her zaman sağ-salim
Mekke’ye veya İstanbul’a ulaşamadı. Kervanlar bazen saldırılara
maruz kaldı. Hacıların yolunu keserek, onları soyan, öldüren, bu
yolla geçimini sağlamayı meşru gören, “Urban” adı verilen çöllerde
yaşayan Araplar oldukça acımasızdılar. Bunlara her yıl Hac
kervanlarına saldırmamaları için bir nevi rüşvet olarak para ve
zahire verilirdi. Buna “Urban Surresi” denilirdi. Bu Surre Osmanlı
Hükümdarı tarafından eşkıyalık yapan kabilelere isim isim
zikredilerek gönderilirdi. Ancak Bazen Surre Emini’nin hatası,
bazen de yönetimin zayıflaması neticesinde bu saldırılar önlenemez
bir hâl alırdı. Bu durumda zafiyet gösteren veya bu saldırıları
önleyemeyen idareci veya paşalar görevden azledilirdi. IV. Mustafa
Dönemi’nde de Surre Alayı’na bir saldırı olur. Surre Emininin
Urban adı verilen bu kabilelere istedikleri bahşişi vermemesi ve
bu konuda inat etmesi üzerine bu eşkıya kabileler birleşip Surre
Alayına saldırıp, pek çok Hacıyı katlederler. Surre Alayının sağ
salim Hicaz’a ulaştığı müjdesini alamayan IV. Mustafa
endişelenmeye başlar. Bir süre sonra kara haber gelir. Yolda
hacılar telef oldu diye. Bunun üzerine IV. Mustafa ağlar. Bu olayı
Âşık Neşâtî’nin söylediği destandan öğreniyoruz:
Değişik bölgelerden gelen diğer Hacı
adayları da Şam’da toplanır. 60-70 bin civarında hacı adayı,
Şam’dan, 40-50 bin hacı adayı da Mısır’dan hareket eder. Artık
Mekke’ye gitme zamanıdır. O zamanlar, Şam- Mekke arası 61günlük
yoldur. Bu 247saat eder. Kervan gidişte 58, dönüşte 32 gün olmak
üzere toplam 90 gün menzillerde kalır. Genelde Mekke’ye kadar 54
yerde konaklar. İstanbul -Şam arası da 333,5 saattir. Yaya olarak
gidiş -dönüş İstanbul- Mekke 8,5 aydır. Ramazanı geçirmek veya
Mekke’de hac vazifesini yapmak için beklenilen günler de buna
dâhildir. Bu uzun ve zorlu yolculuk buharlı gemilerin artması ile
önce gemiyle sonra da Hicaz demiryolunun açılmasıyla trenle yapıldı.
İstanbul’dan Receb ayının 12.sinde çıkan alay, daha sonraları Şaban
ayının on beşinde yola çıkar oldu. Durum böyle olunca yola çıkış
zamanı ve güzergâhlar da değişti. Daha kısa sürede Mekke’de olundu.
Bu arada eğlenceler de değişti, Akkâmların yanı sıra bando mızıkası
da yerini aldı. Bu yolculuk pahalıya mâl olduğu için, fakir Hacı
adayları gemi ve trenlerde meccanen taşındı.
Vuslat ânıdır artık. Kavuşmanın
sevinciyle gözlerden dökülen yaşlara, ağızlardan dökülen dualar
karışmaktadır. İhramlarıyla yapılan tavaf ve ibadetlerden sonra iki
Mahmil; İstanbul’dan yola çıkan Şam Mahfili ve Mısır Mahmili
buluşur. Hz. Âdem’le Hz. Havva’nın buluşma yeri olan Arafat’ta.
Burada İslâmiyetin Halifesi olan Osmanlı Padişahı adına okunan Hutbe
dinlenir, dualar edilir.
Müzdelife sonra Mina’dır durakları.
Zilhicce’nin onbirinci günü yani Kurban Bayramı günü Mekke Emiri
merasimle Mahmil-i Şerif’i ziyarete gelir. Bu yine büyük bir
törendir. Merasim mehter eşliğinde yapılır ve Name-i Hümayun Mekke
Emiri’ne teslim edilir. Orada törenle açılan mektup, önce Türkçe,
sonra Arapça’ya çevrilerek, Arapça okunur. Askerler ve kalabalık
büyük halifeye (Osmanlı sultanına) dua ederler. Mekke Emiri başta
olmak üzere Seyyid ve –Şerif’e (peygamber soyundan olan kişi) ve
Mekke ileri gelenlerine hil’at giydirilir. Surreler ve surelerin
verileceği yerlerin yazıldığı Surre defterleri teslim edilir. Bütün
bunlar yine belli protokollere bağlı bir şekilde törenle yapılır.
Bayramdan önce, Zilhicce’nin beşinci
günü Surre Emini, Mekke Ordu Komutanı ve bazı görevliler Kâbe’yi
yıkamak için çağrılır. Mescid-i Haram’a gelen bu görevliler, önce
Kâbe’nin dört bir yanında ikişer rekât namaz kılıp, dua ederler.
Sonra hep beraber Kâbe’nin içine girerek onu, hurma yapraklarından
yapılan küçük süpürgeler vasıtasıyla zemzem ile Surre ile gelen
gülsuyunu karıştırarak yıkarlar. Yıkamada kullanılan su atılmaz.
Çünkü o suyu teberrük (uğur, bereket, ilahi hayıra hissedar olmak)
gayesiyle almak için bekleşenler vardır. Mutavassıtlar (aracılar) o
suları kovalara doldurur, kendi hacılarına hediye etmek üzere küçük
küçük şişelere koyarlar. Yıkama işi bittikten sonra gülsuyu ve güzel
kokularla ıslatılan beyaz el bezleriyle Kâbe’nin duvarları silinir.
Bütün bu bilgileri Surre Emini olarak Hac’ca giden İbrahim Rıfat
Paşa’nın hatıratlarını yazdığı Miratü’l Haremeyn isimli eserinden
öğrenmekteyiz. Günümüzde de Kâbe, İslâm Konferansı’na üye 51
ülkenin temsilcilerinin katıldığı törenle Bayram öncesi kapıları
açılıp, içi, dışı zemzem ve Türkiye’den giden gülsuları ile
yıkanmaktadır. Bu gün de bu yıkanan suları teberrük gayesiyle almak
için bekleşenler var mıdır acaba?
Kurban Bayramı’nın birinci günü
sabahleyin büyük âlimlerin de katıldığı bir törenle Dersaadet’ten
gönderilen Kisve-i Şerif Kâbe’nin eski örtüsünün üzerine örtülür,
sonra eski örtü altından usulünce çekilip, çıkarılır. Yeni kisvesine
kavuşan Kâbe, bayramlıklarını giymiştir artık. Eski örtü ise
İstanbul’a gönderilmek üzere Surre Emini’ne teslim edilir.
Kâbe’ye örtü örtme geleneği Hz.
Peygamber (s.a.v.) zamanından daha öncelere kadar gider.
Peygamberimiz (s.a.v.) de Kâbe’ye “Yemen Libası” giydirmiştir. Daha
sonraları pek çok devlet ve millet Kâbe’ye örtü dokutup, örtmüştür.
Osmanlılar Mısır’ı alınca iç ve dış örtüsü önceleri Mısır’da
dokunur, dış örtüsü Mısır’da hazırlanıp, süslenir, iç örtüsü ise
İstanbul’da dikilirdi. Sonraları III. Ahmed Dönemi’nden itibaren
örtüler İstanbul’da dokunup, dikilmeye başlandı. Kâbe’nin bu örtüsü
yani Kisve-i Şerif, ham ipekten imal edilir, sırma (altın) ile
üzerine âyetler, işlenir, çeşitli nakışlar yapılır, en önemlisi de
bu örtüyü gönderen padişahın ismi de bir köşesinde yazılırdı. Bunun
gibi Hz. Peygamberimiz (s.a.v.)’in Ravzası’ndaki örtü de yine aynı
özenle hazırlatılıp, her yıl Surre Alayı’nın Medine’ye gelişinde
törenle eski örtü, yenisiyle değiştirilirdi.
Eski örtülere gelince, eski örtüler
Surre Alayıyla geri İstanbul’a getirilir. İstanbul’da Eyüp Sultan
Hazretlerinin Türbesi’nde halkın ziyaretine açılırdı. Sonra ûlema,
meşâyih, sâdâd ve devlet adamlarının katıldığı bir törenle;
Tekbirler, Tehliler ve dualar eşliğinde saraya getirilip, Hırka-i
Saâdet Dairesi’nde saklanırdı. Bu saklanılan Kâbe örtüleri ölen
padişahın veya yakınlarının sandukaları üzerine örtülürdü, Kâbe’ye o
mübarek topraklara defnedilmişçesine. Bazen de büyük camilerin
duvarlarına asılırdı Kâbe’de ibadet ediliyormuşçasına.
Osmanlı padişahlarının hiç biri Hac’ca
gidemedi. İmparatorluğun bekası için saraydan ve devlet işlerinden
ayrı kalmamak gerekiyordu. Sekiz buçuk ay gibi uzun bir süre
payitahttan uzaklaşmak, olmazdı. Bu sebeple kendileri o çok
sevdikleri, uğruna servet harcadıkları Kutsal Topraklara
gidemediler. Yerlerine vekillerini gönderdiler, bir de saçlarını.
Nasıl mı? Bakın anlatayım: Padişahların saçını traş eden
Berberbaşılar, bu saçları gümüş leğende yıkayıp, kuruturlar. Buhurla
tütsüledikten sonra bir küçücük sandığa koyup, Hac zamanına kadar o
sandıkçıkta saklarlardı. Surre gideceği zaman bu saçların saklandığı
sandıkçık mühürlenip, Surre Alayı ile beraber gönderilirdi.
Medine’de Peygamberimiz (s.a.v.)’in Ravzası civarına gömülürdü bu
saçlar. Sevgiliye gönderilen bir tutam saç gibi, Ravzası’na yüz
sürmüş gibi, yoluna kurban olmuş gibi.
Ayrılık günü geldi çattı. Hacı adayları
artık oldular Hacı. Şimdi içlerinde ayrılık acısı gözleri yaşlı bir
taraftan bir dini vazifeyi yerine getirmenin verdiği sevinç, diğer
taraftan Mukaddes topraklardan ayrılmanın verdiği acı. Bir taraftan
ailesine akrabalarına kavuşmak, diğer taraftan Peygamber
(s.a.v.)’den ayrılmak. Artık Surre Alayı yola çıkar. Surre Emini’nin
elinde Mekke Emiri’nin kendisine yine bir törenle teslim ettiği
padişaha sunulacak olan nâme ve hediyeler olduğu halde yolculuk
başlar. Bu yolculuk Rebiül evvel ayının 11, Mevlid kandili günü
İstanbul’da bitecektir. Surre Emini bu yolculuğu ona göre ayarlar ve
Mevlid Kandili’nde İstanbul’da düzenlenen törenle Mekke Emiri’nin
mektubu Selâtin Camilerinden birinde padişaha arz edilerek, orada
okunur. Peygamber (s.av.)’den gelmişçesine…